Genel Kültür

Fıkıh Nelerdir?

Fıkıh Müslümanın ne yapacağını bilmesi anlamına gelir. Müslüman yakarma ederken, örneğin oruç tutarken ne yapmış olup ne yapmayacağını bilmesi, iyi mi tecim yapmış olup yapmayacağını bilmesi, kiminle evelenip kiminle evlenemeyeceğini bilmesi, eş olarak görevlerinin, borcunun ve haklarının neler bulunduğunu bilmesi vb. benzer biçimde mevzular hep fıkıh bilimsel ile birebir alakalıdır. Fıkıh kitapları su ile adım atar ve miras ile sonlanmış olur. Bu, insanoğlunun oluşur doğmaz yıkanacağı suyun vasıflarından, öldüğünde bırakacağı mirasa kadar derhal her dini ve ameli mevzunun fıkhın kapsamına girdiğinin bir göstergesidir. 

Fıkıh ile meşgul olan ve branşı fıkıh olan alime de fakih denir. Fıkıh bilimsel Kuran-ı Kerime ve hadislere dayanır ve öncelikle bu tarz şeyleri bilmekle öğrenilir. Sadece bir insanoğlunun yalnız Kuran’ı ve hadisleri bilmesi, bu insanoğlunun fakih olabilmesi için kafi değildir. Bunu nedeni, Kurandaki yargı bildiren ayetler ile tekrar yargı bildiren hadislerin toplamının sınırı olan sayıda olmasıdır. Sadece hayatta karşımıza çıkabilecek gelişmeler, yeni durumlar ya da detaylar oldukça sayıdadır. Fakihler, Kuran ve Sünnetin yanında Benzetme (kalifiye kıyaslama) da bilirler. Fakihin en mühim görevlerinden biri benzetme yapabilmesidir. Bu, Kuran ve Hadis’de bahsedilen durumlar için verilmiş olan hükümlerin, Kuran ve Hadis’de bahsedilmeyen durumlar için kullanılıp kullanılamayacağını, kullanılacaksa iyi mi kullanılacağını belirleyebilmek anlamına gelmektedir.     

Fıkıh Arapça bir terimdir ve kelime anlamı itibariyle kestirmek, algılamak, derin bir seka anlamına gelir. Kuran-ı kerimde de fıkıh bu çerçevede kullanılır. 

Ebu Hanife (ra) ise fıkhı, bireyin lehinde ve aleyhinde olan şeyleri bilmesi olarak tanımlamıştır. Sadece bu tarif oldukça geniştir. Bu sebeple insanoğlunun lehinde ve aleyhinde olan şeyler itikadi ve ameli tüm dini bilgilerden bahsedilmesine sebep olabilir. Bundan dolayı Hanefi Fıkıh Mektebinde, sonradan gelen alimler bu tanıma bir kayıt düşmüş ve tanımı daraltma yoluna gitmişlerdir. Onlar fıkhın, insanoğlunun lehinde ve aleyhinde olan şeyleri, ameli yönden bilmesi bulunduğunu söylemişlerdir.

Bu tarif dahi bugün fıkıh dediğimizde anladığımız şey değildir. Bugünkü anlamda fıkıh, ameli (eyleme dayalı, tatbik ile alakalı) ve şeri (dini) hükümleri, detaylı delillerden (kurandan ve hadislerden) çıkarım (istidlal) kanalıyla edinmek anlamına gelir.  

Fıkıh zamanı beşe ayrılabilir. Birinci devre Tanrı’ın elçisi Hz. Muhammet (tez) dönemidir. Bu zamanda fıkhın merkezinde vahiy vardır. Vahiy 3 biçimde nazil olabilir. ilk olarak bu zamanda sahabenin sordurulmuş olduğu birtakım sorular vahiy kanalıyla cevaplanmıştır. İkinci olarak bazı zamanlar yaşanmış olan vakalar üstüne ayetler nazil olmuştur. Buna nedeni nuzül denir. En son da ortada bir sual ya da hadise yokken direkt vahiy gelebilmiştir. Bunlara ayrıca, birinci dönemde Hz. Peygamber’in (tez) atama etmiş olduğu hükümler de vardır. Bunlar da hadis kapsamındadır.

Fıkhın ikinci periyodu sahabe zamanıdır. Sahabe döneminde fıkhın merkezinde içtihat vardır. Artık vahiy bir fıkıh deposu değildir bu sebeple Hz. Peygamber (tez) vefat etmiş, vahyin sonu gelmiştir. En fazlaca içtihat Hz. Ömer (ra) zamanında yapılmıştır. 

Üçüncü devre tabiğin zamanıdır. Tabiğin, sahabelere doğal olarak olan ve Hz. Peygamber’i (tez) sağlığında onu görememiş olan nesildir. Tabiğin döneminde fıkıh iki merkezde cereyan eder. Bunlardan ilki Medine’de, Sayit bin Müseyyeb liderliğindeki Medine fıkhı, ikincisi ise Küfe’de, İbrahim en-Nahayi liderliğindeki Küfe fıkhıdır. 

Medine fıkhı uleması ileride İmam Malik (ra) de içerisine alacak olan koldur ve bu kolda daha oldukça hadis merkezli hükümler verilmiştir. Bunun nedeni toplumsal yaşamın oldukça değişmemiş olması ve hadislerin hala sorulara yanıt verebilmesidir. Bundan dolayı içtihata oldukça gerek yoktur. Bundan dolayı Medine fıkhını ulemalarına ehli hadis de denmektedir. 

Küfe’deki fıkıh uleması ise ileride İmam-ı Azam Ebu Hanefi’yi (ra) de içerisine alacak olan koldur ve ehl-i rey olarak isimlendirilir. Bu kol, Medine koluna bakılırsa daha çok içtihat yapmış olsa da bu içtihatların da deposu tekrar Kuran ve Sünnettir. Küfe’ye gelen değişik kültürden insanların sorularını cevaplamak ve onlara İslam Dininin kurallarını anlatabilmek için Kuran ve Hadis kaynaklı içtihatlar yapılmıştır.

Fıkhın dördüncü periyodu müçtehit imamlar zamanıdır. Bu devre fıkhın altın çağıdır. Ebu Hanife, İmamı Malik, Ahmed bin Hanbel, İmam Şafii, Süfyan-ı Sevri, Süfran bin Uyeyne, İbn Şübrüme, İbn Ebi Leyla, Davudu Zahiri (r.anhum) vb. alimlerin tamamı bu zamanda yaşamışlardır. Bunlardan bir kısmının mezhebi inkıraza uğramıştır (son bulmuştur). Bunun nedeni talebelerin, hocalarının görüşlerini toplayıp bir araya getirmemesidir. Kısaca bu bilgiler sonraki kuşaklara gitmemiştir. Sadece dört mezhep (Hanefi, Şafi, Maliki, Hanbeli mezhepleri) bize kadar ulaşmıştır. Bu imamlar mezhep oluşturmak amacıyla yola çıkmış alimler de değillerdir. Verdikleri kararları talebelerinin yazıya dökmesi ve icazet verilen talebelerin, hocalarının kararları ile hükmetmesi sonunda bu mezhepler kalıcı hale gelmiştir. 

Fıkhın beşinci periyodu öykünmek zamanıdır. Taklidin kelime anlamı, hayvanın boynunu boyunduruk takmaktır. Sadece burada kast edilen, bir alimin görüşünü, delilini bilmeden almak, doğruluğunu kabul etmek anlamına gelir. Taklidin niçin yapılması gerektiği, kuranla durağan(durgun) delillerde mevcuttur. Bu zamanda mukallitler vardır. Bu zamanda taklidin başlama nedenleri şu şekilde sıralanabilir.

Fatimi Devleti’nin kurulması ve Mısır’da El-Ezher Üniversitesi’nin açılması ile birlikte iktidara gelen Şii otorite, ehli sünnet ulemasının ilim yaymasını ve ilim tatbikinde liderlik yapmasını engellemiştir. Meydana getirilen zulümlere bir hal şekli olarak medreselere, evlere çekilmek ve önceki alimleri öykünmek etmek müsait görülmüştür. Bu yeni bir içtihadın yapılmaması gerektiği anlama gelir. Bunun nedeni yapılacak içtihat ile ortaya çıkan yeni görüşün hak mı batıl mı bulunduğunun (Fatimilere mi yoksa Ehli Sünnete mi ilişkin bulunduğunun) bilinemeyecek olmasıdır. 

Ebu Hanife (ra)’ın talebelerinin ve talebelerinin talebelerinin onun kadar fakih olmadıklarının bilincinde olmalarıdır. 

Sorunların çokluğu, yeni içtihatlar yapmak için lüzumlu vaktin bulunamamasına niçin olmuştur.   

Öykünmek periyodu günümüze kadar gelmiştir. Bu zamanda mutlak müçtehitler ortaya çıkmamıştır. Mutlak müçtehit, kendi usulünü kendisi atama eden ve bu biçimde içtihat eden alimlere verilen isimdir. Öte taraftan Ebu Yusuf ile İmam Muhammed benzer biçimde müntesip (intisap etmiş, bir yere ya da bir kişiye bağlanmış olan) müçtehitler (öteki bir anlatım ile “mezhepte müçtehitler”), hocalarının usullerine bakılırsa içtihat etmişlerdir. Üçüncü tabakada ise meselede müçteditler bulunur. Bu alimler yalnız belli mevzularda içtihat ederler. Meselede müçtehitler, endüstri devriminden sonrasında ortaya çıkan borsa, sigorta vb. yeni mevzularda içtihat etmiş ve fıkhi görüşlerini bildirmişlerdir. Kısaca bugün öykünmek devam etmektedir sadece meselede müçtehitler de mevcuttur.  

Hanefi mezhebinin 6 temel kitabı vardır. Bunlar:

el-Camiu’s-Sağir.
el-Camiu’l-Kebir
es-Siyerül-Sagir
es-Siyeriük-Kebir
Ziyadat
El-Asl

Bu altı kitap Başat Eş-Şehid El-Mervezi tarafınca el-Kâfi isminde kitapta bir araya getirilmiştir. Ondan sonra el-Kâfi kitabı, İmamı Serahsi tarafınca Mebsud isminde bir eserde 30 cilt olarak şerh edilmiştir.

Bu 6 kitabından sonrasında metin kitapları yazılmıştır (Şerhler, haşiyeler vb.) Hanefi mezhebinin 4 esas metni vardır. Bunlara El Mutunul Mubareke (kutsal metinler) ismi verilmiştir. Bu metinler:

İmam Nesefi’nin yazdığı Kenzü Dakaik
İbn Saa’ati’nin yazdığı Mecmaul Bahreyn 
Ahmet Kuduri’nin yazdığı El-Kitab
İmam Mevsili’nin yazdığı Muhtar

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Göz Atın
Kapalı